İhvan Kitap

Bayram Hocamızın Şehadeti ve Düşündürdükleri

Bayram Hocamızın Şehadeti ve Düşündürdükleri

Mustafa ÖZŞİMŞEKLER

Almanak 2007-2008, Kasım 2007 sayısından.

Bayram hocamız, söylediği gibi yatakta değil davasını anlatırken hane’ olarak tanımladığı Bayram hocamızın şehadeti üzerinden bir Bu olayları hâlâ unutamadık. Hâlâ içimiz acıyor, yüreğimiz sızlıy görüyoruz. İki olay da Fener patrikhanesine komşu olan İsmail Ağ duyduğu büyük din âlimi idi. Uzmanlara göre, yapılan saldırıların

3 Eylül 2006 günü

sabah namazına mütakip yapılan sohbet

esnasıda İsmailağa

camiide sohbet yapan

imam Bayram Ali Öztürk, bir şahıs tarafından kalbinden bıçaklanarak şehit edildi.

bir çınar ağacı gibi ayakta gitti. Efendi Hazretlerinin ‘Ayaklı kütüpr yıl geçti. 1998 yılının Mayıs’ında da Hızır hocamız şehid edilmişti. yor. Bu menfur saldırılara baktığımızda, ikisinde de benzer taraflar

ğa camiinde oldu. Şehid edilenlerin ikisi de herkesin saygı ve sevgi

ikisi de son derece profesyonelce yapılmış.

Kitaplara olan düşkünlüğü de dillere destan olan Bayram hocamız, ömrünü kitaplara vakfetmişti. Pek çok kütüphaneden daha büyük bir kütüphaneye sahipti. Kitaplara olan vukûfiyeti ve ilmî üstünlüğü ise herkesin malumu idi. Nitekim Efendi hazretlerimiz ona “Ayaklı kütüphane” buyurarak, Bayram hocamızın derin ilmine işaret buyurmuştu.

Bayram hocamızın şehadetinin sene-i devriyesi münasebetiyle geçen ay kendisini rahmetle andık. O gür sesiyle, aşkla-şevkle yaptığı vaaz ve sohbetler gözümüzde canlandı. Böylece hatırasını yâd edip, fatihalarla ruhunu şad ettik.

Bayram hocamız; “Dava adamı yatakta değil ağaç gibi ayakta, hizmet yolunda ölür” derdi. Ve kendisi de, söylediği gibi yatakta değil davasını anlatırken bir çınar ağacı gibi ayakta gitti. İlim ve hizmetle geçen hayatını, herkesi imrendirecek bir finalle noktaladı. Hz. Ömer (ra) gibi O da caminin mihrabında şehadet şerbetini içti. Böylece ismiyle müsemma olarak son anı bayram oldu. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi;

“Bayram ölene bayram bayrama sevinmek var, oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var.”

Ömrünü ilim ve hizmetle geçirenlerin ölümü de elbette bir nevi düğündür ve bayramdır.

Bayram hocamız ulemanın kıt olduğu böyle bir asırda yetişmiş, eşine az rastlanan ilim ve gönül ehli bir kimseydi. Dava adamıydı. Adam gibi adamdı… Kendi ifadesiyle, Allah’a ve Resulüne kalbini ipotek etmişti. Derdi ki: “Malın bedeli mal vermektir, paranın bedeli zekât vermektir, aşkın bedeli ise can vermektir.” Bayram hocamız canını bu yolda feda edip bedelini ödeyerek, Allah’a ve Resulüne olan aşkını ve muhabbetini cümle âleme ispat etmiş oldu.

‘Ayaklı Kütüphane’ydi

Kitaplara olan düşkünlüğü de dillere destan olan Bayram hocamız, ömrünü kitaplara vakfetmişti. Pek çok kütüphaneden daha büyük bir kütüphaneye sahipti. Kitaplara olan vukûfiyeti ve ilmî üstünlüğü ise herkesin malumu idi. Nitekim Efendi hazretlerimiz ona “Ayaklı kütüphane” buyurarak, Bayram hocamızın derin ilmine işaret buyurmuştu.

Efendi hazretlerimiz, İmamı Rabbani hazretlerinin “Mektubat” isimli eserini okuyup şerh etme görevini Bayram hocamıza vermişti. Böylece o gür sesiyle yıllarca İsmail Ağa cami kürsüsünden mektubat okudu. Efendi hazretlerimizin de himmetiyle, birçok hocanın okumaya dahi cesaret edemediği mektupları ders olarak işleyip anlattı. Aldığı bu görevi yıllarca bihakkın yerine getirmesi hasebiyle “Mektubatçı Bayram Hoca” olarak tanındı.

Evet, Bayram hocamızın şehadeti üzerinden bir yıl geçti. 1998 yılının Mayıs’ında da Hızır hocamız şehid edilmişti. Bu olayları hâlâ unutamadık. Hâlâ içimiz acıyor, yüreğimiz sızlıyor.

Bu menfur saldırılara baktığımızda, ikisinde de benzer taraflar görüyoruz. İki olay da Fener patrikhanesine komşu olan İsmail Ağa camiinde oldu. Şehid edilen iki hocaefendi de İsmail Ağa

cemaatinin önde gelen isimlerinden… İkisi de herkesin saygı ve sevgi duyduğu büyük din âlimi. Uzmanlara göre, yapılan saldırıların ikisi de son derece profesyonelce yapılmış. Söylenenlere göre Hızır hocanın katili bir meczuptu. Ne hikmetse iddialara göre Bayram hocanın katili de yine bir meczup…

Tabi iddialar böyle ama hiç kimse bu cüretkâr saldırıların sıradan birer meczubun işi olduğuna inanmıyor. Zira yüz binlerce seveni olan böylesine büyük bir cemaatin, önde gelen ve lider vasıflı ilim adamlarına yönelik yapılan bu suikastların, basit birer adli vaka olması mümkün mü?

Dolayısıyla bu olayların üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen hâlâ kafalardaki bazı soru işaretleri silinmedi. “Bu menfur saldırılar niçin tertiplendi? Arkasında kimler var? Bu karanlık kişilerin asıl maksadı nedir?..”

İddialar, İhtimaller…

Tabi herkes bu konuda bir şeyler söyledi, ama doğru ama yanlış birçok yorumlar yapıldı. Kimisi cemaat içi çekişme olduğunu söyledi, kimi post kavgası dedi, bazıları da bu işin arkasında derin güçlerin olduğunu ifade etti. Hatta bu cinayetin ardında patrikhanenin olduğu ve bu işin oraya kadar uzandığı yorumları da yapıldı. Nitekim bir köşe yazarı, Bayram hocamızın şehid edildiği sıralarda kendisiyle yapılan bir röportajda, aklına gelen şöyle bir senaryoyu dile getirmişti:

“Yüzyıllardan beri Çarşamba bir merkezdir. Bizans ve Osmanlı zamanında da böyleydi. Fener-Rum Patrikhanesi ile burası arasında birkaç metrelik mesafe var. Öteden beri Yunanistan’dan bazı kesimler, patrikhanenin bu cemaat tarafından adeta muhasara altına alındığını, boğulduğunu, gelişmesinin engellendiğini iddia etmektedirler.

İstanbul ile ilgili yeni bir plan var. Bizans’a ait mekânların AB projesi çerçevesinde restore edilmesi isteniyor. Ben bundan şüpheleniyorum. Çarşamba’yı dağıtıp, buraya eski Bizans’ın mimari ve tarihi kimliğini vermek istiyorlar. Burayı Bizans çizgilerinin yoğunlukta olduğu bir Nişantaşı yapmak istiyorlar...”

Evet, bu köşe yazarımız röportajında bunları söylüyor. Yani Bayram Hocaefendi’ye yapılan bu menfur saldırının, İsmail Ağa cemaatinin dağıtılmasını hedefleyen bir kışkırtma olduğu şüphesini dile getiriyor.

Bu konuda başka iddialar da var. Mesela; Patrikhanenin gizli bir harekât planı çerçevesinde Fener ve Balat çevresinde etnik bir Hıristiyan cemaati oluşturulması amacıyla, bu civardaki arsa ve evlerin satın alınmaya çalışıldığı iddiaları… Tabi bu iş taşeron vatandaşlar vasıtasıyla yapılmaya çalışılıyor. Fakat bu planın gerçekleşmesine en büyük engel ise İsmail Ağa cemaati. Çünkü alınmak istenen evlerin ve arsaların birçoğunun mülkiyeti İsmail Ağa cemaatine mensup kişilere ait. Onun için İsmail Ağa cemaatinin Fatih ve bölgesinden sökülüp atılması isteniyor.

Evet, değişik kesimler tarafından bu yönde yorumlar yapılmakta ve bir takım iddialar, komplo teorileri ileri sürülmektedir. Bir de hepinizin malumu olan “Kin kapısı”ndan söz edilmektedir.

‘Kin Kapısı’nın İntikamı mı?

İki asra yakın zamandır açılmayan ve adına “kin kapısı” denilen kapı…

Bunun hikâyesini az çok bilirsiniz.

Yıl 1821...Dönemin padişahı ise İkinci Mahmut… Yunanistan’da Mora isyanı başlıyor. Osmanlı Devleti aleyhine ayaklanan Rumlar, binlerce Müslüman’ı katlediyor ve neticede bu bölge Osmanlı egemenliğinden kopuyor. Bu hususta yapılan titiz araştırmalar, o sıralar Fener Rum Patriği olan Gregorius’un bu isyanın başını çektiğini gösteriyor. Bunun üzerine padişahın emriyle Fener Rum Patrikhanesi basılıyor ve isyanın patrikhane tarafından tezgâhlandığının plan ve belgeleri ele geçiriliyor.

Böylece, Patrik Gregorius’un ihanet ederek bu isyanda önemli bir rol oynadığı, bu isyanı kışkırtıp büyük destek verdiği tespit ediliyor. Bunun üzerine yargılanan patrik Gregorius, halkı isyana teşvik etmekten suçlu bulunarak, patrikhanenin ana girişi olan orta kapısı önünde asılıyor.

Fener Patrikhanesini ihanet yuvasına çeviren ve suçu sabit görülüp oracıkta asılan Gregorius’un, Rus çarına göndermiş olduğu ve patrikhanede saklanan bir mektubundan söz edilir. Gregorius bu mektupta, Türk milletinin hangi vasıflara sahip olduğunu zikrettikten sonra, onların hangi hile ve desiselerle yıkılabileceğini yazmıştır. Belli ki, Gregorius kilisedeki görevinin dışında daha başka görevler de üstlenmiş...

Gregoriosun Türk milletiyle alakalı tesbitleri ve Rus çarına yazdığı mektup şöyle:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrur ve izzet-i nefs sahibidirler. Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaatlerinden gelmektedir.

Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek liderlere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da dinlerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının salâbetindendir.

(Onları yıkabilmek için yapılacak şey) Türklerde; önce itaat duygularını kırmak, manevî bağlarını yok etmek ve dinî menfaatlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, millî ve manevî değerlerine uymayan, yabancı fikir ve davranışlara onları alıştırmaktır. Türkler dış yardımı reddederler; haysiyet duyguları buna mânidir. Eğer geçici bir süre görünürde kuvvet ve kudretleri varsa da Türkler dış yardıma alıştırılmalıdır.

Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri, kendilerinden çok kudretli görünen güçler karşısında zafere götüren asil kudretleri sarsılacak ve o zaman Türkleri yıkmak mümkün olacaktır. Bu sebeple, Osmanlı Devletini tasfiye için, sadece savaş meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarlarını harekete geçireceğinden hakikatleri anlamalarına da sebep olabilir. Yapılacak iş, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır.”

Rusya’nın İstanbul büyükelçisi General İgnatiyef, Grigorios idam edildikten yıllar sonra bu mektubu Patrik Yermanos’ta gördüğünü belirtir. Ve hatıratında da, Grigorios’un bu tespitlerine iştirak ettiğini, zaten bunun doğruluğunun da yavaş yavaş ortaya çıktığını yazmıştır.

Evet, patrik Gregorius’un önünde asıldığı bu kapı, o günden beri kapalı tutuluyor. Bazı iddialara göre, patrikhane yönetimi bu olaydan sonra gizli olarak toplanıp yemin etmiş ve: “Burada asılan papazla, aynı değerde büyük bir İslam âlimi veya devlet adamı asılmadıkça bu kapı açılmayacak…” diye karar almıştır. Böylece kilise girişinin ana kapısı olan bu kapı, din kapısı olması gerekirken maalesef kin kapısı olmuştur.

Tabi patrikhane bu kapının “Kin Kapısı” olarak kapalı tutulduğunu kabul etmiyor. Ama iki asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen kapının hâlâ neden kapalı olduğuna dair makul ve mantıklı bir gerekçe de ortaya koyamıyor. Omuzla şöyle biraz yüklenildiğinde açılacak olan bu kapı ne hikmetse açılamıyor.

İki Şehit Yetmezmi?

İddia edildiği gibi, Patrikhanedeki kin kapısının açılması büyük bir din âliminin bu kapının önünde asılmasına bağlıysa, iki asra yakın süren bu kin eğer bununla dağılıp yürekler soğuyacaksa, işte koskoca iki âlim, o kapının birkaç metre yukarısında şehid edildi. Hem de caminin içinde, kapısında da değil (malum Gregorius kilisenin kapısında asılmıştı)…

Yıllar önce bir gazeteci Peter Desiteos’a sormuştu: “Ruhban Okulu’nun açılması bile gündeme gelmişken bu kapıyı açmayacak mısınız?” bu anlamlı soruya Peter Desiteos şöyle cevap vermişti: “Orada bir patriğin hatırası var. Ayrıca açılması mekanik olarak mümkün değil, çünkü kapının arkasına yerleştirilen bir mermer var bu sebeple kapı açılamaz.”

Kapının açılmasına mani olan şey basit bir mermermiş. Ama anlaşılan o ki, mermerden başka bu kapının açılmasına mani olan engeller de var. Ve o kapının ardında kim bilir daha neler var?!