İhvan Kitap

Bütün sene Ruhların Arınma İklimi

Bütün sene Ruhların Arınma İklimi

Ömer Döngeloğlu

Almanak 2007-2008, Ekim 2007 sayısından.

Aziz dostlar, Kasr-ı Ârifân; malumunuz olduğu gibi ariflerin sarayı manasına gelir. Bu aydan itibaren inşallah iyilerin de himmet ve dualarıyla elinizdeki bu dergi aylık olarak çıkacaktır. ‘Peki, hocam bu sarayda sizin işiniz ne olacak’ derseniz o zaman da derim ki her kapıya bir kıtmir lazımmış, layık görürseniz biz de gönül kapılarınızın kıtmiri olmaya adayız.

Rabbim müsaade ettiği kadar muradımız, dilimizin döndüğünce bu sayfalardan sizlere bir şeyler yazmaya çalışmaktır. Kardeşlerim, dualarınızla rabbim bizi az bir ilimle de olsa sizlere ve kendi nefislerimize faydası olacak şeyleri yazmayı ve yaşamayı nasip eylesin. Dergimizi okudukça hem bilginiz, hem de irfanınız artacak nice güzel yazılar ve yazarlar göreceksiniz inşallah.

Dergimizin bu ayki kapak konusu biliyorsunuz çevre kirliliği ve kirlenme üzerinedir. Tam da şu mübarek üç aylarda ne güzel bir tevafuk değil mi? Hem sadece çevre mi kirlenir? Ya da elimiz ayağımız mı kirlenir? Sahi günahlar ruhlarımızı kirletmez mi? Ve ruhlar kirlenince nasıl temizlenmeli?

Günahlardan Temizlenmek Mümkün Mü?

Çevre bilinci hususunda herkes evinin önünü temiz tutsun diyerek insanlığa 14 asır önceden ufuk açmış, yoldaki bir taşın kaldırılmasını imanın bir şubesi saymış, Sevgili Peygamberimizi örnek almalıyız. Diğer taraftan da tövbe ve istiğfar ile ruhlarımızı temizlemeye gayret etmeliyiz. Hem sizce abdest niye icra edilir? Kur’an’ın ilk emri okudur. İkinci emri ise elbiseni temiz tut olmuştur. Rabbimiz âlemlere rahmet olarak gönderdiği Efendimize daha işin hemen başında temiz olmayı emrederek kirlilikle mücadelenin nebevi bir yol olduğunu açıkça göstermiştir. Yine her günah kişinin kalbine siyah bir leke olarak yapıştığını bunun da tövbe-i nasuhla temizleneceğini aksi halde günahlar arttıkça kalbimizin tamamen kararacağını bizzat Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bizlere öğretmiyor mu?

Günahlardan Arınma Fırsatları

Bu senenin mübarek üç aylarını idrak ediyoruz. Bu mübarek mevsim rahmet hediyeleriyle geldi. Yorgun yüreklere kandillerini getirdi. ‘Buyurun serinleyin, dinlenin ve manen ferahlayın, kirlerden günahlardan arının, korunun’ dercesine geldi ve gidiyor.

İlk kandilimiz Recebi Şerifin ilk Cuma gecesi 19 Temmuz’da ihya ettiğimiz REGÂİB kandiliydi. Kelime anlamı olarak çok arzulanan, özlenen, ısrarla istenen manalarına gelen regaip çok mübarek bir gecedir. Zira bu geceyle alakalı rivayetlerden biri-

si de Sevgili Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bu gece anne rahmine düştüğü gecedir. Yani ihtiyar dünyamız binlerce yıldır hasretle beklediği habîbî edibine kavuşma sürecinin fiilen başladığı gecedir.

İkinci kandilimiz 10 Ağustos gecesi ihya ettiğimiz MİRAÇ kandilimizdi. Biz ümmeti Muhammed’e Rabbimizin verdiği en büyük onurlardan birisi de bizzat Resulullah Efendimizin Rabbimizin huzuruna kadar yükseltilmesi olayıdır ki adına mübarek kitabımız Kur’an-ı Kerim’de İSRA denilmiştir. İsra; gece yürüyüşü demektir. Yani miraç gecesi Sevgili Peygamberimizin Kâbe’den alınarak, Mescid-i Aksa’ya Burak’la Hz. Cebrail’in refakatiyle götürülmesidir ki bu kısım, bizzat Kur’an’da anlatılmıştır. Şüphesiz en doğru bir bilgidir. Mescid-i Aksa’dan sonraki aşama olan göğe yükseltilme olayı Miraç, Resulullah’ın anlattığı hadisi şeriflerde mevcut olduğu için her Müslüman’ın bu olaya başından sonuna inanması gerekir.

Miracına Mani Olana Fırsat Verme

Zaman zaman müminlerin tertemiz dimağlarını bulandırmak için abuk-sabuk görüşler ileri sürüldüğünü esefle görmekteyiz. Acaba bu tarz yorum ve kanaat sahipleri Hz. Ebûbekir (ra) efendimize ne yüzle bakacaklar yarın huzuru ilahide. Hz. Ebûbekir (ra) efendimiz İsra olayını alaylı bir şekilde anlatıp imanını bulandırmak isteyen müşriklere hitaben;

“Bu söylediklerinizi Resulullah mı söyledi?” dediğinde müşrikler,

“Evet, bir gecede arkadaşın Mekke’den Kudüs’e gidip geldiğini iddia ediyor ne diyeceksin şimdi” dediler.

Hz. Ebûbekir’in (ra) sıddık makamına yükselten şu muhteşem cevabı sadece o zamanın müşriklerine değil sanki asırlar boyu hiç eksilmeyecek sinsi ve çok yüzlü suratlara haykırırcasına diyordu ki;

“Hz. Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) demişse doğrudur,” evet bir gecede Kâbe’den Kudüs’e gidip gelmiştir.

“Siz ne zannediyorsunuz; bu ne ki, Resulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bize vahiy geldiğini haber veriyor. Biz de ‘Amenna ve saddeknâ Ya Resulullah’ diyoruz dedi.

İşte en üstün iman olan gaybî iman Hz. Ebûbekir ’de şekil ve vücut bulurken o günden sonra kıyamete kadar Hz. Ebûbekir’in (ra) lakabı Sıddık oluyordu. Demek ki miraç, günümüzün Sıddıklarını bulmak için her yıl bıkmadan, usanmadan gönül kapılarımıza kadar geliyor.

Miraç’ın bizlere hatırlattığı bir başka incelik ise, çevresi mübarek kılınmış Kudüs yani Mescid-i Aksa’dır. Zira Sevgili Peygamberimizin İsra gecesi direkt Kâbe‘den değil de, önce Kâbe‘ye ve daha sonra Mescid-i Aksa’ya ve oradan da miraca yürüyüşü bize ne anlatmak ister sizce? Üstelik miraç gecesi ümmete farz kılınan 5 vakit namazın, hicretten 16–17 ay sonrasına kadar Mescidi Aksa’ya yönelerek kılınışını nasıl okumalıyız? Bunlara benzer daha pek çok hadiseden de anlayabileceğimiz gibi Mescid-i Aksa

her Müslüman için müstesna bir öneme ve değere sahip olmalıdır. İşte tam da burada şunu herkes kendine sormalıdır. Sahi benim için Mescid-i Aksa nedir? O mübarek beldelerin bugünkü mahzun ve mükedder hali ve halkı beni ne kadar ve nasıl ilgilendirmelidir? Neler yapabilirim? Her Miraç kandilinde buna benzer sualleri kendimize sormalıyız ki Mescid-i Aksa bilincimiz biraz daha gelişip artsın.

Yine mübarek üç ayların bize getirdiği hediyelerden biri de BERAAT kandiliydi ki 27 Ağustos gecesi idrak ettik. Hamdü senalar olsun. Hayatın iki cephesinde de bizlere şefaat ve rehber kitabımız olan Hz. Kuran’da adına hususi sure bulunan beraat; kelime olarak kurtulmak, af olmak demek olan gece, Ramazan ayı öncesi Şaban-ı Şerif ayı içerisinde bizlere bağışlanmamız için sunulan muhteşem bir imkândır. Zaten Resulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin benim ayım dediği Şaban ayı adeta Peygamberimizin ümmetine devam eden sevgi, şefkat ve şefaatinin günümüzdeki açık bir delili gibidir. Öyleyse dostlar Şaban ayını hasret ve hicranıyla yandığımız Sevgili Peygamberimizle ünsiyet ve irtibat kurmamıza vesile olmalı ve çok çok salatü selam, oruç ve zikrullah ile meşgul olmalıyız.

Onbir Ayın Sultanını Ağırlarken…

Ve mübarek şehri sıyam ve şehri-Kur’an olan Ramazan ayı işte kapılarımıza kadar yine geldi. Hoş geldin efendim, ne iyi ettin de geldin. Açların halini anlamak için oruçlarını özledik, sahurlarını bekledik. Uzun yollara sabırla dayanmanın, açlığa, yokluğa, dünyalıklardan uzak durmanın ne demek olduğunu anlamak için, iftarlarını özledik. Her zorluğun, yokluğun, açlığın ardından bir kolaylığın bulunduğunun rabbimizin bir vaadi ilâhiyyesi olduğunun canlı şahitleri olmak için…

Mübarek Ramazan mukabelelerine hasret kalmıştık. Okuyanın Hz. Cebrail, dinleyenin Hz. Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) efendimizin soylu sünnetinin günümüzdeki şerefli hizmetkârları olma şuuruyla mukabelelerde Kur’an’la buluşmanın hazzını özlemiştik.

Gecenin karanlığı dünyayı sardığında gönül dünyalarımızın bunalmışlığını teravih namazlarıyla rahata erdirmeyi özlemiştik. Zaten teravih de rahatlamak demek değil miydi? Sadakayı fıtırlarda bir dilim ekmeğe muhtaç fakirlere el uzatmanın ‘bedenimizin zekâtını ödemek’ olduğunun hazzını yaşamak için bekledik aylardır seni Onbir Ayın Sultanı…

Ve insanlığa son Peygamberi hediye eden ay; Ramazan-ı şerif ayı, iyi ki geldin efendim. Her sene gelişinle sanki Kûba’da Resulullahı (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) karşılayan Medineliler gibi heyecanlanırız. Sevinç ve maneviyat dolar müminlerin yürekleri. Sahur sofralarına en güzel yemekler hazırlanırken sanki Eba Eyyubel Ensari’nin evindeymişiz gibi. “Ya Resulallah senin için hazırladık” dercesine. “Seni bulamayınca Efendim, sevinirsin ve memnun olursun ümidiyle garipleri, fakirleri ve hatta talebeleri çağırırız iftar ve sahur sofralarımıza…”

Hele o hüzün ve hıçkırık dolu son günlerin, sanki babasının

ayrılığını hissedip de dayanamayan Hz. Fatma’nın yüreği gibidir yüreklerimiz. Adına bile ihanet edilerek değiştirilmeye çalışılan oruçlunun ödülü Ramazan bayramını idrak ederiz. Kabir ziyaretleriyle, akraba ve büyüklerimizin ellerini öperek, onuru incinmiş ve suratı asılmış insanlığa tebessüm ve ümit sakaları gibi sevinçler, mutluluklar ikram ederiz, bu mübarek bayramımızla. Ama en önce Rabbimize teşekkür etmek için kılarız bayram namazımızı.

Kardeşlerim demek ki günümüz Müslüman’ı bir taraftan yoldaki bir taşın kaldırılmasını Peygamberinden aldığı bir emir gereği yerine getirirken, diğer taraftan da kirlenmiş ruhlarımızın arınması ve korunması içinde bu mevsimi (üç ayları) bir fırsat bilerek tövbeyle, istiğfarla, zikrullahla, dua ile, namazla, oruçlarla bu günün Hz. Ebûbekir simaları olduğumuzu ya da olmamız gerektiğini unutmadan icra etmeliyiz. Lütfen birbirimize dualar edelim. Zira şeytan ve adamları sıratı müstakimden ayaklarımızı kaydırmak için modern-çağdaş usuller ve oyuncaklar icat etmiş.

Efendim üç aylarınız ve Ramazanı Şerifiniz Mübarek olsun, bütün sene bayram tadında ve arınma ikliminde olur inşallah…

Selam ve dualarımla fii emanillah…