Fatih’e ‘Gizli Vaftiz’ Girişimi

Ali KEMAL
Almanak 2007-2008, Kasım 2007 sayısından.
Dönemin Papası II. Pius, Fatih Sultan Mehmet’e bir mektup yazarak, ‘Vaftiz’ olarak Hıristiyanlığı kabul etmesi halinde kendisini dünyanın hâkimi yapmayı teklif etti. Teklif kabul edilme-
yince Vatikan, Yahudi dönmesi Yakup Paşa’ya Fatih’i zehirletti. Ardından da yurtiçindeki uzantıları vasıtasıyla çıkardığı isyanlarla koca bir imparatorluğu zayıf düşürdü ve tarih sahnesinden silmeyi başardı. Şimdi de bu büyük medeniyetin izlerini silmeye, tabiri caizse ruhunu gizlice vaftiz etmeye çalışıyor. Çarşamba’daki hocaefendilere yönelik suikastları bu geleneğin günümüzdeki yeni versiyonu olarak değerlendirebiliriz.
Dünya tarihinde hoşgörünün timsali olarak gösterilen Fatih Sultan Mehmet’in gayrimüslimlere gösterdiği samimi yakınlığı bir türlü anlayamayan Batılılar, onun Hıristiyan olmak istediğini düşünmeye başlamışlardı. Hatta Papa, Fatih’e bir mektup yazarak Hıristiyan olduğu takdirde kendisini Dünyanın hükümdarı olarak tanıyacağını bildirdi, tabii ki Fatih kabul etmedi. Konuyla ilgili olarak Güneri Cıvaoğlu, 28 Eylül 2007 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde şunları kaydediyordu, “Fatih Sultan Mehmet’e dönemin Papası II. Pius’un bir mektup yazdığı ve şu mesajı vermeyi hedeflediği bilinir:
’Hıristiyan ol, Hıristiyan olduğun takdirde dünyanın hâkimi zaten sen olacaksın...
Bunun için sana gereken şey, -birazcık su- (aquae pauci...)’
Yani... ’Vaftiz’ olmasını öneriyor.
İlber Ortaylı’ya göre, gerçi bu mektubun gönderildiğine dair bir kanıt yok. Ancak... Müsveddeleri ve ana teması esas itibariyle arşivlerde bulunmuş. Görülüyor ki... Daha Fatih döneminden bu yana, Avrupa’nın Türklere bakış açısı değişmiş değil. Avrupa’yı bir Hıristiyan kıtası olarak görmek ve eğer bir ulus o haritada yer alacaksa, onun farklı bir dinde olmaması...
2007 Türkiye’si, bu gerçeğin bilinciyle AB’ye tam üyelik politikalarını sadece siyasal ve ekonomik ilişkilere oturtmanın ötesini görebilmeli.” Civaoğlu’nun dikkat çektiği gibi Türkiye, “AB’ye tam üyelik politikalarını sadece siyasal ve ekonomik ilişkilere oturtmanın ötesini görebilmeli.” Bununla ilgili başka bir yazıda mevzuu bahis olacağı için üzerinde durmayacağız. Fakat Fatih’e ‘Vaftiz’ öneren Papa, önerisini kabul ettiremeyince başka yöntemlere başvurduğunu tarih bize bildiriyor.
‘Vaftiz’i Kabul Etmeyince Öldürüldü
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethini oldukça genç yaşta gerçekleştirdi. O zaman 21 yaşında idi ki bu çağımızda gençlerin üniversite tahsillerine devam ettikleri ve henüz herhangi bir mesleğe atılmadıkları yaştır. Sultan II. Mehmed o yaşta, bir dünya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başına geçtiği gibi aynı zamanda köklü Yunan saltanatının devamı niteliğindeki Bizans İmparatorluğu’nu da ortadan kaldıran bir fetih gerçekleştirerek o zaman Konstantiniyye olarak adlandırılan merkezi şehri İslâm hâkimiyetine sokmuştu. Ne var ki bu büyük fethi gerçekleştiren Sultan Fatih aynı zamanda genç sayılabilecek bir yaşta hayata veda etti. Oldukça verimli geçen bir saltanat sürdükten sonra 49 yaşındayken ilginç bir tedavi işlemi sonrasında vefat etti.
Fatih Sultan Mehmed, 1481’de biraz rahatsız olmasına rağmen
yeni bir sefer için Üsküdar’dan harekete geçti. Gebze yakınında Maltepe denilen bölgeye geldiğinde dinlenmek için Tekfur Çayırı’na kurulan otağına yerleşti. Bu arada rahatsızlığından kaynaklanan ağrısının artması sebebiyle doktorlarının müdahale etmeleri istendi.
Tarihi kaynaklarda belirtildiğine göre Fatih’in rahatsızlığı ayağındaydı. Bunun sebebi ise Osmanlı sultanlarının birçoğunda görülen damla (nikris) hastalığıydı. Rahatsızlığın artması Fatih’in şiddetli ağrı ve sancı hissetmesine sebep oldu.
Fatih’in dördü İranlı, biri Türk, biri Arap, biri de Yahudi asıllı olmak üzere yedi tabibi vardı. Aşağıda kendisinden söz edeceğimiz Yahudi asıllı tabip Müslüman olduğunu söylüyordu. Bu kişinin asıl adı Maestro Lacopo idi. Ancak ihtida ettiğini söyledikten sonra Yakub adını aldı. Bu şahıs muhtelif yollarla ilerleyerek padişaha yanaşmayı başardı ve paşa unvanı aldı. Bu sebeple Tabip Yakub Paşa olarak anılırdı. Yahudi asıllı tabip Yakub ile İranlı tabip Lârî arasında aynı zamanda ciddi rekabet vardı. Tarihçi Hammer’in dediğine göre Yahudi asıllı tabibin Fatih’e yanaşmasını da bu rekabet geciktirmiştir. Yoksa belki o çok daha erken padişahın yakınına yerleşecekti.
Hıristiyan-Yahudi İşbirliğiyle Suikast
Fatih’in Tekfur Çayırı’nda rahatsızlığının ilerlemesi üzerine önce İranlı tabip Lârî çağrıldı ve müdahale etmesi istendi. Fatih döneminde yaşamış olan ünlü tarihçi Âşık Paşazade’nin verdiği bilgiye göre İranlı tabip Lârî, Fatih’in ağrısının azalması için önce ayağından kan aldı. Ancak ağrı azalmayıp arttı. Bunun üzerine Yahudi asıllı tabip Yakup Paşa çağrıldı. O da şerâb-ı fariğ denilen ilaç içirdi. İşte bu ilacı içmesi üzerine Sultan Fatih birkaç saat içinde hayatını kaybetti.
Hadisenin buraya kadarki kısmında tarihî kaynaklarda herhangi bir ihtilaf ve tartışma yok. Peki, tartışılan husus nedir?
Burada tartışılan iki husus var:
Birincisi: Muhtelif kaynaklarda belirtildiğine göre o zaman şerâb-ı fariğ olarak adlandırılan ilacın tehlikeli bir ilaç olduğu biliniyordu. Bu yüzden de çok zorunlu bir sebep ortaya çıkmadan kullanılmıyordu. Böyle olmasına rağmen Tabip Yakup Paşa bu ilacı Fatih’in ayağındaki ağrının azaltılması için neden içirdi?
İkincisi: İçirilen şey gerçekten ilaç mıydı yoksa zehir miydi?
Osmanlı tarihi uzmanlarından Franz Babinger, Fatih’in ölümü olayının bir zehirlenme olduğu görüşündedir. Babinger, zehirleme olayının arkasında Venediklilerin olduğunu iddia etmektedir. Onun iddiasına göre sürekli Haçlılarla işbirliği yapan Venediklilerin, Eğriboz adasının Osmanlılar tarafından alınması üzerine düşmanlıkları iyice artmış ve Fatih’i zehirlemek için 14 kez teşebbüste bulunmuşlardır. Sonunda bu işi İtalya’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınan Yahudi asıllı tabip Maestro Lacopo yani Yakup Paşa vasıtasıyla başarmışlardır.
Babinger’in görüşüne göre Tabip Lacopo 30 yıl Osmanlı sarayında çalışarak padişahın itimadını kazanmıştır. Böylece onun
yakın çevresinde yer almayı ve özel tabipleri arasına girmeyi başarmıştır. Venedikliler de onu zehirleme işi için ikna etmiş ve amaçlarına ulaşmışlardır. Yani Fatih, Hıristiyan ve Yahudi ittifakının sonucunda öldürülmüştür denilebilir.
Günümüzde yaşayan en muteber tarihçilerden olan Prof. İlber Ortaylı da zehirlenme konusunu teyid ediyor. Zaman Gazetesi’nin (31 Mayıs 2007) bildirdiğine göre Prof. İlber Ortaylı Bükreş’teki bir bilimsel toplantıda, “Evet, Fatih Sultan Mehmet, yönü belli olmayan bir sefere çıkarken zehirlenerek öldürülmüştür. Tarihî veriler bu seferin İtalya üzerine olduğunu gösteriyor ve İtalyanlar o dönemde zehir konusunda çok uzmanlaşmış bir milletti. Fatih Sultan Mehmet’in hastalığı vardı; ama o hastalıktan ölmedi, zehirlenerek öldü” diyor.
“Bizans’ın Çocukları” Faaliyette
Tarihi kayıtlara göre Fatih Sultan Mehmed’in çıktığı son seferin hedefi gizliydi. Doğuya doğru gitmesine rağmen bunun bir şaşırtmaca olduğu yönündeki görüşler ağırlık kazanıyor. Asıl hedefin Vatikan olduğuna işaret eden tarihçiler, suikastı da bunu engellemeye yönelik bir girişim olarak değerlendiriyorlar. Fatih’i şehit ederek onun fiziki bedenini ortadan kaldıranların torunları, şimdi de onun misyonunu gölgelemeye çalışıyorlar. Büyük Sultan’ın tarihin derinliklerine gömdüğü Bizans’ı yeniden ihya etmeye çalışıyorlar. Hatırlanacağı üzere 2004 yılında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Marsilya’da gençlere hitaben yaptığı konuşmada, “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” ifadesini kullanmış, bu manidar ifade bizim basında da yer almıştı. ABD ve AB kurumsal çatısı altında toplanan Bizans’ın çocukları, atalarının cephede yapamadığını şimdi masa başında yapmaya çalışıyorlar. ABD ve AB desteğiyle yerli işbirlikçilerin uyguladığı plana göre Bizans’la ilgili eserler restore ediliyor, Camiler müzeye çevriliyor (Bir süre sonra da kiliseye dönüştürülecektir). Ayasofya’yı hariç tutarsak Fatih semti sınırları içinde olan Kariye, Fethiye ve Zeyrek Camii’lerinin müze yapılması bu girişimlerin en dikkat çekici örnekleri. Öte yandan daha önceden gayrimüslimlerin yoğunlukta yaşadıkları Fener (Rumlar) ve Balat’ın (Yahudiler) AB finansmanıyla restore edilmesi de göz ardı edilemeyecek bir durum. Çünkü 16.2 hektarlık kapsama alanı ile bu çaptaki bir restorasyon projesinin Türkiye’de ilk olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte dünyadaki tek Bizans sarayı olarak kabul edilen Tekfur Sarayı’nın da onarılıyor olması büyük planın işlemekte olduğunu gözler önüne seriyor. Fatih’e yapılan suikastta olduğu gibi burada da Hıristiyan-Yahudi ittifakı dikkat çekiyor.
Fatih’i Nişantaşı Yapmak İstiyorlar
25.09.2006 tarihli Akşam Gazetesi’nde Nagehan Alçı Ayan’ın sorularını cevaplayan Sosyolog-Yazar Ali Bulaç, Bizans’ın diriltilmesi girişimlerini teyid ederek şunları kaydediyor, ‘Yüzyıllardan beri Çarşamba bir merkez. Bizans ve Osmanlı zamanında da böyleydi… İstanbul ile ilgili yeni bir plan var. Bizans’a ait mekânların AB projesi çerçevesinde restore edilmesi isteniyor. Ben bundan şüpheleniyorum. Çarşamba’yı dağıtıp eski Bizans mimari ve tarihi kimliğini vermek istiyorlar.
Bizans çizgilerinin yoğunlukta olduğu bir Nişantaşı yapmak istiyorlar.”
Mimari anlamda gerçekleştirilen bu kimlik değiştirme girişimi, Fatih Sultan Mehmed’e yapılanın benzeri suikastlarla farklı bir aşamaya taşınıyor. Bir çağı kapatıp yeni bir çağı açan Sultan’ın misyonunun bekçiliğini yapan mümtaz bir topluluk, hain saldırılarla korkutulmaya, sindirilmeye ve dağıtılmaya çalışılıyor. Son yıllarda Fatih Çarşamba’da vuku bulan ve medya tarafından başka niyetleri gizlemede bir yöntem olarak kullanılan üç saldırıyı bu kapsamda değerlendirebiliriz. Bilindiği gibi 17 Mayıs 1998 tarihinde Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi’nin damadı Hızır Ali Muratoğlu Hoca, İsmailağa Camii içinde uğradığı silahlı saldırı sonucu şehid edilmişti. İkinci olayda ise kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün babası Yusuf Ünlü, 19 Haziran 2001’de uğradığı silahlı saldırı sonucu yaralanmıştı. Üçüncü de ise bu sefer yine kan akıtıldı. 03 Eylül 2006 tarihinde Fatih İsmailağa Camii imamı Bayram Ali Öztürk (54), cami içinde uğradığı bıçaklı saldırı sonucu şehid edildi. Sabah namazının kılınmasının ardından rutin olarak yapılan sohbet sırasında, cemaatin arasından kalkarak imam Bayram Ali Öztürk’ün yanına yaklaşan ve isminin Mustafa Erdal (26) olduğu öğrenilen kişi “Hocam bana da dua eder misin?” dedi. Bu sırada saldırgan gazete kâğıdına sardığı bıçağı üzerinden çıkararak imam Öztürk’e saldırdı ve şehid etti. Esasen bu saldırıları Fatih’in ruhunu da öldürmeye yönelik girişimler olarak değerlendirebiliriz. Çünkü şehid edilen kişiler sıradan vatandaşlar değil, âlim zatlar. Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), `Bir âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir` buyuruyor. Dolayısıyla âlimlere yapılan bu saldırıları sıradan cinayetlerle bir tutmamak gerekir. Âlimlerle birlikte ilim, inanç ve kültür de ölüyor. Kısacası medeniyetimizi gelecek kuşaklara taşıyacak köprüler yıkılıyor. Diğer bir ifadeyle Fatih’i gönüllü olarak, ‘Vaftiz’ edemeyen Vatikan, önce onu zehirletmiş, ardından da yurtiçindeki uzantıları vasıtasıyla çıkardığı isyanlarla koca bir imparatorluğu zayıf düşürmüş ve tarih sahnesinden silmeyi başarmıştır. Şimdi de bu büyük medeniyetin izlerini silmeye, tabiri caizse ruhunu gizlice vaftiz etmeye çalışmaktadır. AB ve ABD desteğinde bir planın yürütüldüğü bilinmektedir. Ancak unutulmamalı ki, Allah’ın da bir plan ve programı var. Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.
Kaynaklar:
- Bahadıroğlu, Yavuz, Fatih Sultan Mehmed, Nesil Yayınları, 2003
- Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Komisyon, Çağ Yayınları, 1989
- Küçük, Abdurrahman, Dönmeler Tarihi, Aziz Andaç Yayınları, 2003
Senaryo ve Senaristlere Bakılmalı:
Üç saldırı da aradan geçen uzunca zamana rağmen gizem perdesinin arkasında kaldı maalesef. Yaşananlar, ‘Tahrik’ ve ‘Gizli el’
şüphelerini iyice artırdı. Çünkü ölümle sonuçlanan her iki saldırının da failleri akli zafiyeti olan kişilerdi. Terör, cinayet ve şiddet gibi olayların bireysel bazda psikolojik bir problem olduğunu ifade eden Psikiyatrist Dr. Hamdi Kalyoncu, İsmailağa’da yaşananların bir tesadüf olmadığını vurgulayarak şöyle devam ediyor, “Bu tür olayları planlayanlar ile olayda kullanılanları ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Ruhsal açıdan normal olan, herhangi bir psikolojik rahatsızlığı bulunmayan birinin, aslında kendisinin şahsi olarak hiçbir problemi olmadan birini öldürmesi, öncelikle bize onun psikiyatrik bir olgu olduğunu düşündürmelidir. Bu cinayetlerde rol alanların akli yönden zafiyetleri bulunan kişiler olması asla tesadüf değil. Ruhsal problemleri olanlar bu işlere uygun elemanlardır. Terör ve cinayet şebekeleri bunu çok iyi bilir ve istifade ederler. Psikozlar, ağır nevrotik bozukluklar, zeka gerilikleri, paranoit rahatsızlıklar ve kişilik bozuklukları, uyuşturucu bağlılıkları gibi psikiyatrik hastalıklar kişiyi şiddete meyilli hale getirebilir. Ama bunlar genellikle planlı ve politik amaçlı olmaz. Dolayısı ile doğru bir sonuca varmak için cinayeti işleyenlerden çok, senaryoya ve senaristlere bakılmalı.”
Cemaatin etkin olduğu alan üzerinde tarihi ve karanlık emelleri bulunanların cinayetler açısından parlak bir sicile sahip olmadığına dikkat çeken Dr. Hamdi Kalyoncu, benzerlerin gelecekte de yaşanmaması için açıklamasını şöyle sürdürüyor, “Cemaatin etkin olduğu mahal üzerinde, kendilerine göre tarihi ve karanlık emellerinin bulunduğu açık olanlarla bu cinayetlerin ilintilendirilmesi yabana atılamayacak bir ihtimal olsa gerek. Burada önemli olan ve bu ülke üzerinde sorumluluğu bulunan her kurum ve kuruluştan beklenen, bu tür olayların arka planının deşifre edilmesidir. Geleceğe yönelik olması mümkün nice müessif olayları önleyecek olan da bu olabilir.”
“Bizans Entrikaları” Bitmiyor:
Fatih Sultan Mehmed Bizans’ı şekil itibariyle tarihe gömdü, fakat meşhur ‘Bizans Entrikaları’ bitmek tükenmek bilmiyor. “Ayaklı kütüphane” olarak tanımlanan değerli âlimlerini şehid vermenin şokunu yaşayan İsmailağa Cemaati, çarpıtılmış haberlerle yıpratılmaya çalışılıyor. Fatih’te işlemekte olan büyük planı gizlemek için her yönden taarruz yapıyorlar. Ancak ilahi adalet nasıl da ellerini ayaklarını birbirine dolaştırıyor. Buna güzel bir örnek olarak farklı tarihlerde Milliyet’te çıkan haberi dikkatinize sunmak istiyoruz:
1- Ümran Avcı imzasıyla 28 Mayıs 2007’de çıkan ve basılı gazetenin manşetinden verilen haber, “Şeyhe komşu olmak isteyen paraya kıyıyor” başlığını taşıyordu. Başlıktan da anlaşılacağı üzere Fatih’te emlak fiyatlarının arttığı, buna da İsmailağa cemaatinin neden olduğu vurgulanıyor. Haberin detayı http://www. milliyet.com.tr/2007/05/28/guncel/agun.html adresinde görülebilir. Bu haber, esasında Fatih’teki fiyat artışının gerçek sebebini gizliyordu. İşin aslı aynı gazetede 4 ay sonra açıklanıyordu.
2- Şenol Demirci imzasıyla 6 Eylül 2007’de “Fener’de emlak fiyatları uçtu” başlığı ile verilen haber ise gerçeği yansıtıyordu. “Haliç Kültür Vadisi” adı altında 300 milyon dolarlık bir proje-
nin hayata geçirildiğini belirten muhabir, haberine şöyle devam ediyor, “Son yıllarda bir biri ardına başlatılan projelerle birlikte Fener’de gayrimenkul fiyatları adeta fırladı. Ev yapmaya uygun arsaları metrekaresi 3 bin YTL’den alıcı buluyor. Tarihi mimariye sahip evler 250 ile 500 bin YTL’den satılıyor. Avrupa Birliği’nin 7 milyon euro’luk hibesiyle Ocak 2003’ten itibaren yenilenmeye başlanan Fener ve Balat’ta 6 yıl önce metruk durumdaki tarihi evler 10 ile 20 bin dolardan alıcı bulamıyor, semt adeta toplu halde terk ediliyordu. 2000’li yılların başında 5 ile 15 bin dolar arasında el değiştiren yapılar şu sıralar 200 bin dolardan başlayan fiyatlarla talep görüyor.” Detay için: http://www.milliyet. com.tr/2007/09/06/ekonomi/eko24.html
Diğer Blog Yazıları
Ders Kitaplarındaki Yanlışlar Bilgi Eksikliğinden mi Yoksa
Geleceğin inşası için Kadının Eğitimi Şart
Fatih’in Eğitim ve Bilime Kazandırdıkları
İstanbul ve Fatih’in İslam Dünyasındaki Önemi
Fethin 554. yıldönümünde Ulu Hakan’a Vefa
Endülüs’ün Akıbetine Uğramayalım
Bizans İmparatoru Onaylandı Sarayı da ‘2010’a Hazırlanıyor
Patrik, ‘Ekümenik’lik İçin ‘Sosyal Pazarlama’ Yapıyor
Ölümün Öldüremediği Kahramanlar
Dünden bugüne Patrikhane’nin ‘Ekümenlik’ Planı