İhvan Kitap

İstanbul ve Fatih’in İslam Dünyasındaki Önemi

İstanbul ve Fatih’in İslam Dünyasındaki Önemi

Yakup YAZICI

Almanak 2007-2008, Kasım 2007 sayısından.

Osmanlılar döneminde İstanbul ve özellik Fatih, tasavvuf erbabının nefis tezkiyesi ve terbiyesi ile insanlara manevî tasarrufta bulundukları ana merkezdi. Üst düzey devlet ricalinin çoğu ve hatta bazı padişahlar bu tasavvufî neşveden feyizyab olmuşlardı. Fakat Cumhuriyetin ilanından sonra, faaliyetlerine müsaade edilmeyen tasavvuf erbâbı, bir çok zorluklara rağmen, Allah dostlarının kendilerine bıraktığı bu manevi emaneti canları pahasına muhafaza etmişlerdir. Şeriat-tarikat-marifetin üç sacayağı tamamen onların omuzlarında kaim olmuştur.

Mekke, Medine ve Kudüs eksenli İslam coğrafyasının kilit beldelerinden biri, belki de en önemlisi İstanbul’dur. O, doğuyla batının kesiştiği en önemli mihverdir. O, tarih boyunca tüm kavimleri kendine çeken bir cazibe merkezi olmuştur.

O’nun güzelliği ve değeri, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyüktür.

Büyük şâir Necip Fazıl İstanbul’u:

Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;

Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar

mısralarıyla özetler.

Divan şâiri Nedim ise bunu:

Bu şehri-stanbûl ki bî misl-ü bahadır

Bir sengine (taş) yek pare acem mülkü fedadır.

İstanbul’un evsafını mümkün mü beyan hiç

şeklinde ifade etmiştir.

Allah Resûlü Hz. Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise: “İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, Onu fetheden ordu ne güzel ordudur” buyurarak İstanbul’un İslamiyet’in yayılmasındaki kilit rolüne işaret etmiştir.

Sahih-i Müslim’in “Kıyamet Alâmetleri” bahsinde rivayet ettiği, kıyamet kopmadan evvel İstanbul’un yeniden mutlaka fethedileceğine dâir hadis-i şerif bu kutlu şehrin kıyamete kadar fütuhat kapısı olma özelliğini sürdüreceğini haber vermiştir.

Ve Elmalılı Hamdi YAZIR merhumun Molla Cami’den naklettiği bir rivayette, Sebe’ sûresinin 15. ayet-i celilesindeki “Beldetün Tayyibetün” ifadesi, ebcedî hesapla İstanbul’un fetih tarihi olan hicrî 875 senesine işaret etmektedir.

Yine bir başka görüşe göre, Kevser Sûresinin ilk ayeti olan “Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik” ayet-i celîlesi de ebcedî hesaba göre İstanbul’un fetih tarihi olan Hicrî 875 yılına işaret ederek, bu fethin İslamiyet’e büyük fütûhatlar kazandıracağı haber verilmektedir.

Görülüyor ki, Kur’an-ı azîmüşşân’dan dahi bu beldenin kıymet-i azîmesine delalet eden pırıltılar vardır.

Fetih ve Sonrası

Bu müjdelerle “kızıl elma”, İslam âleminin rüyası haline gelen İstanbul’u fethetmek, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed Han’a (ra) müyesser olmuştur.

Feth-i mübînden hemen sonra Fatih Sultan Mehmed Han (ra), tarihi yarımada olarak bilinen “sur içi’inde imar çalışmalarına başlamıştır. Önce Fatih Camii ve etrafında Sahn-ı Seman medreseleri inşa edilmeye başlanmış; tüm şehir, inci ve mercanlarla bezenircesine donatılmaya çalışılmıştır. Cami ve mescitler, medrese ve tekkeler başta olmak üzere kütüphane, çeşme ve hamam gibi eserlerle dantel gibi örülmüş, İstanbul’da İslam medeniyeti oluşmaya başlamıştır.

Öylesine bir çalışma yapılmıştır ki, Fatih Sultan Mehmed Han (ra) vefat ettiğinde İstanbul’da 192 cami ve mescit bulunuyordu. Bugün İstanbul’un sadece Fatih ilçesinde, 185 tanesi faal olmak üzere 353 cami ve mescit, 377 tekke ve zaviye, 96 medrese ve 51 kütüphanenin varlığını biliyoruz.

Bunların içerisinde tekkeler, İstanbul’un manevi atmosferini oluşturması bakımından önemli bir yere sahiptir. Bunların içerisinde Nakşîbendî, Kadirî, Cerrâhî, Gülşenî, Mevlevî, Şazelî, Uşşâkî, Halvetî, Rufaî ve Bayramî tekkeleri çok önemli yere sahiptir. Bu manevi ders halkalarında bir çok tasavvuf erbabı, nefis

tezkiyesi ve terbiyesi ile insanlara manevî tasarrufta bulunmuşlardır. Yetiştirdikleri kimseler, cemiyete bir çok faydalı hizmetler yapmışlardır. Osmanlı’da üst düzey devlet ricalinin çoğu ve hatta bazı padişahlar bu tasavvufî neşveden feyizyab olmuşlardır. Bu itibarla da tarikatların Osmanlının dünya siyasetine ve İslam anlayışına katkısı inkâr edilemez.

Bugün, Cumhuriyetin ilanından sonra, XX. yüzyılda dini faaliyetlerin büyük bir kısmını oluşturan tekkelerin faaliyetleri durdurulunca, bu yapıların hemen hepsi yıkılmaya yüz tutmuş ve büyük bir kısmı farklı maksatlarla kullanılır olmuştur. Faaliyetlerine müsaade edilmeyen tasavvuf erbâbı ise, bir çok zorluklara rağmen, Allah dostlarının kendilerine bıraktığı bu manevi emaneti canları pahasına muhafaza etmişlerdir. Yüreklerinde taşıdıkları muhabbet meşalesiyle gönüllere İslam nurunu taşımış ve yaymışlardır. Fakat yükleri biraz daha ağırlaşmıştır. Zira Osmanlı döneminde Şeriat ilimleri medreselerde öğretilmekteyken, Cumhuriyetle medreseler lağvedilip yeri doldurulmayınca, tasavvuf erbabı bu boşluğu doldurmayı bir vecibe görmüşlerdir. Şeriat-tarikat-marifetin üç sacayağı tamamen onların omuzlarında kaim olmuştur. Onların, tüm imkânsızlıklara rağmen yaptıkları bu hizmetler asla unutulmayacaktır.

Fetihten sonra, başta Hıristiyan-Ortodoks dünyası olmak üzere bir çok topluluk, İstanbul üzerinde çeşitli hayaller kurmuş, eski günlere dönmek için ileriye yönelik planlar yapmışlar ve halen yapmaktadırlar. Yakın bir dönemde Atina Belediye Başkanı’nın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na hitaben, “Kostantinapolis Belediye Başkanı” diyerek mektup yazması, onların feth-i mübîni, asla kabullenmediklerinin, eski günlere olan özlemlerinin açık ifadesidir.

Bir çok topluluğun hakkında senaryolar yazıp planlar kurduğu “Tarihi yarımada” eski İstanbul’un merkezi Fatih ve Eyüp semtleridir. Burada, çekirdeğini cemaatlerin oluşturduğu İslâmî faaliyetler elbette birilerini rahatsız etmektedir.

Bize Düşen

İstanbul, ülkemizin ve İslam aleminin gözbebeklerindendir ve öyle kalacaktır. Ecdadın bize emanet bıraktığı toprakları, yolunda çileler çekilen, uğrunda canlar verilen manevi değerleri korumak bizim vazifemizdir. Bu, hudutlarda nöbet tutma, ribat görevidir. Sahip olduğumuz değerlerin, taşıdığımız sorumlulukların farkında olarak bize bırakılan manevi mirası gelecek nesillere en güzel bir şekilde teslim etmeliyiz.